| Prof.Dr. Ahmet INAM'la SÖYLEŞI, Felsefe Ekibi |
|
{mosimage}Felsefe Ekibi adına söyleşiyi gerçekleştirenler: Gökçen YAŞAYAN, Boray TEK Sayın Ahmet Inam'ın son kitabı "Yaşam Bizi çağırırken" Aşina Kitaplar yayınevinden (2006) çıktı. Insan yüzleri, aşk, anlam sağlığı, canlar arasında, toplum, düşünce ve gönül üst başlıklarıyla yaşama dair birçok alanın ele alındığı kitabın sunusu: "Yaşam çağırır. Kimimiz gitmez. Korkar. Yaşamdan korkulur. Olduğumuz yerde kalmakla yaşamaya çalışırız. Siz yaşama gitmezseniz, yaşam size gelmez. Bir yerde durursunuz. Kurursunuz. Yaşam uşağınız değildir. Yaşam, gidilmezse gelmeyecek olandır. Yaşam çağırır. Gidersiniz. Yanlıştır gittiğiniz yer. Eli boş dönersiniz. Belki de yaşamı çağıramadığınız içindir. Yaşama konuk olmak, yaşamı konuk etmekle olanaklı. Yaşam çağırır. Koşarsınız. Toslarsınız belki duvarlara koşarken. Yaşam çağırır. Düşünürsünüz. Yaşamla savaşınız savaşların en yamanı olur. Kendinizle savaşırsınız. çirkinliklerle. Zulümle. Yaşam çağırır. Yazarsınız. Bu kitap öyle oldu. Korktum. Tosladım. Koştum. Düşündüm. Belki, içlerindeki yaşamın çağrısını duyan, düşünen insanlara benim kırık dökük birkaç gözlemimin söyleyecekleri olabilir. Sözlerim Âşinâ Kitapların ilk beş kitabından biri olarak karşınızda: Ahvâl-i aşka âşinâlığından." Sayın Ahmet Inam'la bu sayıda yeni çıkan kitabı ve dergi konumuz "benlik" üzerine doğaçlama bir söyleşi gerçekleştirdik. Iyi okumalar... —Sayın Ahmet Inam, öncelikle Felsefe Ekibi ve Dergi’sinin röportaj teklifini kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. 2006 yılına ait ilk kitabınız "Yaşam Bizi çağırırken"i Aşina Kitaplardan çıkardınız. Kitaba yönelik ilk değerlendirmeleri nasıl yorumluyorsunuz? —Şimdi bu kitaptaki yazılar çok eski yıllardan gelen yazılardır ve benim 10–15 yıldır izlediğim düşüncelerin bir boyutuyla yansıması kitapta kendini gösteriyor. Nasıl karşılandı okurlar tarafından, onu çok iyi bilmiyorum, ama bilebildiğim biraz ilgi gördüğü. Neden ilgi gösteriyorlar, onu da çok iyi bilmiyorum doğrusu. Belki başka kitaplarla karıştıyor olabilirler diye de düşünüyorum. Yani, “nasıl mutlu olabiliriz?”, “aşk nedir?”, "hayatın anlamı nedir?"… öyle kitaplardan sayıyor olabilirler. Kitabın bir anlamda böyle bir havası var gibi. Bu bir anlamda benim şansım, bir anlamda da talihsizliğim, diye düşünüyorum. —Felsefeyi çok nesnel alandan alıp direk yaşamın içine yerleştirdiğiniz için belki de. Yaşam üzerine, yaşamın bizi çağırması üzerine yazmışsınız. —Evet, orda felsefeyi çok işin içine katmayı düşünmedim. çünkü benim şöyle bir durumum var; ben yazmaya edebiyatla başladım. Edebiyat benim çalışmalarımda hep olagelmiştir. Yazdığım birçok şeyi, mesleğim felsefe olduğu için, okurlar, felsefe olduğunu düşünüyorlar. Ama ben orada bir ayrım yapıyorum, felsefe ile edebiyat çalışmaları arasında fark olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen bu iki alanda da çalışıyor olmam dolayısıyla, bu ikisinin bazen birbirinden zor ayrılıyor olduğunu düşünmüşümdür. Ama akademik olarak yapılan felsefe çalışmasıyla, bu tip kitaplarla yaptığım çalışmalar ayrı şeylerdir. Yani ben bu yazdığım kitapların, son zamanlarda çıkardığım, geçmiş yıllarda da teknoloji üzerine, hayatımızdaki ince şeyler üzerine yazdığım kitapların, bunların hepsinin bir edebi deneme olduğunu düşünüyorum. Doğrudan doğruya felsefeyle bağlantılı, akademik bir felsefe çalışması olmadığını düşünüyorum. —Kitapta "Yaşama karşı sorumluyuz" diyorsunuz. Krishnamurti de "Dünyadan sorumluyum, çünkü ben dünyayım."diyor. Fakat son zamanda bir kavram karmaşası olduğunu düşünüyorum, "yaşama karşı sorumlu olmak" ile "sisteme karşı sorumlu olmak" karıştırılıyor. —Tabi, evet… Yaşama karşı olan sorumluluk, varoluşsal bir sorumluluktur. Insan olmanın getirdiği bir şeydir. çünkü yaşama karşı sorumlu iseniz, sistemin de yanlışlığını görebilirsiniz. Yaşama karşı sorumluysanız, hem bireysel yaşama biçiminize, hem ülkenizde yaşanan yaşama, hem dünyada yaşanan yaşama karşı tavır almanız kaçınılmaz olur. Benim yaşama karşı duyduğum sorumluluğun hep bir tavrı gerektirdiğini düşünüyorum. Ama benim üslubumdaki yumuşaklık -ki öyle olduğunu düşünüyorum, belki farklı düşünen vardır- ve her şeyi sakin ve elimden geldiğince çok fazla terminolojiye kaçmadan -zaman zaman okumayı zorlaştırıcı geçişler de yaptığım oluyor ama- anlatmaya çalışmam, sert gibi görünmeyen tarzım, sanki düzenle uzlaşıyormuşum havası verebilir belki, beni iyi tanımayan okura. Ama ben ilk yazılarımı 16 yaşımda yazdım ve yayımlamaya başladım, yüzlerce yazı yazdım, sayısını bilmiyorum, 20’den fazla kitabım var, ama hepsinde bir isyan olduğunu düşünüyorum. Ben, kendim bir devlet memuru olmama rağmen, terbiyeli bir asi olduğumu düşünüyorum. Yani doğrudan doğruya mahkemeye verilmeyecek, hukuk açısından suç işlemeyen ama yaşanan hayatın kokuşmuşluğunu fark edip acı çeken ve onu yazılarında kendine özgü üslubuyla anlatmaya çalışan bir insan olduğumu düşünüyorum. —Gerçek çözümler sanırım böyle… çünkü her sert çıkış, sert tepkiyi getiriyor ve uzlaşmalar da ancak konuşarak, anlaşarak… —Evet, tabi. çok güzel bir parçası oluyorsunuz o zaman. —Benlik konusuna gelirsek, benlik çok geniş bir konu ve çok farklı yaklaşımların olduğu bir konu… Genelde 2 model var gibi gözüküyor. Ilki insanlar ilk başta parçalıydı ve insanlık tarihindeki tüm arayış, bu parçaları birleştirecek bir "araç", bir "denklem" bulabilmekti. Biz, süreç içinde, denklemleri revize ederek bugüne ulaşıp benlik modelleri geliştirdik. örneğin Freud'un yapmayı istediği şey, yitik bir benliği birleştirmeye çalışmaktı. Burada, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak, onları bütünleyecek, birleştirecek, tatmin edecek bir denklem yaratılabilir mi? Ya da yaratmalı mıdır? Buna gerek var mı? —Şimdi şöyle, benlik tamamen bizim inşa edeceğimiz bir özellik taşımıyor, çünkü benlik büyük ölçüde bize verilmiştir. Hangi açılardan? Bir defa bedenimiz benliğimizi büyük ölçüde belirliyor ve bu, bize doğanın ya da inanıyorsanız Tanrının verdiği ve belirlediği bir öğe. öbür taraftan içine doğduğumuz kültür, gelenek, konuştuğumuz dil, aldığımız eğitim bizim benliğimizi belirliyor. Ama bütün bunlara karşın, insan gene de kendini bir ölçüde inşa edebilen bir varlık. Ama o inşasında da arsa ve yapı malzemeleri eline veriliyor, sınırlı bir ölçüde. Hatta birçok insanın benliğini bir binaya benzetirseniz, zaten bina hazır yaratılıyor, oda oda, kat kat, duvar duvar yaratılıyor. Ama gene kimi insanlar bu kendilerine verilmiş arsada ve yapı malzemeleri içinde kendini oluşturabilme gücüne sahipler. Şimdi her birey, kendi bedeni ve kendi bulunduğu kültür içerisinde ve kendi doğum tarihi, doğduğu aile çevresini de göz önüne alırsak, biriciktir. Dolayısıyla birbirimize benzemekle birlikte, her birimizin ayrılığı var. Dolayısıyla benlik inşası faaliyeti, belki de, felsefenin, bir terminoloji kullanmamış da olsa, hep baştan beri ardında olduğu bir şeydir. çünkü eski Yunan’daki felsefe okullarını, Akademia'yı, Platon'un Akademiası’nı, Aristoteles'in Lukeion'u, aynı şekilde Stoa okullarını da düşündüğümüzde, böyle bir benlik inşası içine giriştikleri ve kendilerini oldurmak-oluşturmak istediklerini görebiliriz. Tabi bu terminolojiyi biz yüzyıllar sonra geriye dönük kullanıyoruz. Onlar başka kelimeler, başka kavramlar kullanıyorlardı belki, ama insanın kendini, benliğini inşa etme özlemi, nasıl inşa edebileceği üzerine düşünmesi, çok eski… Felsefenin, hatta felsefe öncesi bilgelik dediğimiz dönemlerin hep farkında olduğu bir şeydir. çünkü insanlar bilgelik peşinde koşmuşlar, kendi yaşadıkları toplum içinde dürüst, bilge bir insan olmaya çabalamışlar ve bu arayışın içine girmişler. Felsefe de, bu arayışın bir biçimde dönüşmüş bir tarzıdır çünkü… Biliyorsunuz, felsefe bilgelik sevgisidir. Felsefe bilgelikle çok yakından ilgilidir. Bilgelik de, bir ruh bakımı işidir. Ruh bakımı, bir çeşit ruh inşası, ruh oluşumu demektir. Insan belli sınırlar içerisinde kendi ruhunu oluşturabilir, ruhunda bakım yapabilir, ruhundaki bir takım arınmalar için atılımda bulunabilir. Yani insanın kendisi hakkında, bir birey olarak varoluşu hakkında gerçekleştirebileceği atılımlar vardır. Atılımlar elbette içinde yaşadığı toplumdan ayrı değildir. çünkü birlikte yaşadığı insanlarla kendini oluşturacağını düşündüğümüzde, insan başkalarıyla oluşabilen bir varlıktır da diyebiliriz. Kendi benliğini daima öteki benlikler üzerinden, öteki benliklerle ilişkiye geçerek, öteki benlikler arasında bir arada varolmayı amaçlayarak oluşturabilir. Kendimizi bu benlikler ağından, benlikler arası etkileşimden soyutlayarak, ayrık olarak, ayrı kılarak oluşturma şansımızın hiç olmadığını düşünüyorum. Felsefede de zaten böyle münzevi bir yaşam, çileci bir yaşam sürerek varolma çabası, zaman zaman böyle eğilimi olan filozoflar olmuşsa da, pek onaylanır bir şey değildir. çünkü Sokrates'in agorada gençlerle konuşup sürekli iletişim halinde olarak, birlikte yaşayarak felsefeyi diri kılma çabası bunu gösteriyor. Felsefe daima meydandadır, herkese açıktır, orta yerdedir ve dolayısıyla insanların gönüllerindeki benlik oluşumları, kendilerini oluşturma çabaları gizli kapaklı bir takım formüllerle veya gizli kapaklı bir takım meditasyon teknikleriyle halledilecek bir şey değildir. Bunun karşılıklı sıcak iletişimlerle, kültürümüzdeki ismiyle "muhabbet"le mümkün olabileceğine inanıyorum. —Foucault da, "Benliğin anlamı, onu anlamak için kullanılan yöntemlerden daha az önemlidir." diyor... Benlik yaklaşımındaki ikinci modele göre ise insanlar bütün, "bir" olarak doğarlar ve zamanla, toplumsal olarak- dille parçalanırlar. Toplumsal normlar, beklentiler, konumlanışlar bizi başlangıçta olduğumuz kişiden uzaklaştırır. Parçalanırız. Jung'un bahsettiği "gölge" yani uygarlık ilerlemeye başladıktan sonra bastırdığımız gölgemiz, hayvansı yönlerimizin daha sonra bizim üzerimizde büyük bir baskı oluşturması ve farklı toplumsal sorunlara yol açmasına neden oluyor. Bunun sebebini toplum ve dil olarak belirlersek bile, topluma ve dile karşı çıkabilir miyiz? —Şimdi, buna doğrudan doğruya karşı çıkmakla kendimizi oluşturamayız zaten. O malzemeyi, kendimizi oluşturmak için yeniden düzenlememiz lazım. Nietzsche'den bir örnek vermek gerekirse, herkesin Nietzsche'ye atfederek söylediği bir laf vardır; Nietzsche hastalıklar yaşayarak sağlıklı olmayı öğrenmiştir, çünkü hastalıklarına çok şey borçlu olduğunu -özellikle Ecce Homo’da- belirtir. Biz de, içinde yaşadığımız kültürün olumsuz taraflarını ya da doğadan aldığımız, bedenimizde bulunan bir takım eksiklikleri ya da bedenimizdeki ağrıları, sancıları, problemleri o şekilde düzenleriz ki, olumsuz gibi görünen birçok etkeni, olumlu hale dönüştürülebiliriz. Bu, ilk okuyuşta birçok insana simyacının bakırdan altın oluşturması gibi gelebilir. Her insan kendindeki malzemeden -ki bu malzeme doğadan ve kültürden gelen malzemedir- çok farklı güzel şeyler elde edebilir. Bunu başaramayan insanlar, "benim malzemem yoktu" deme hakkına sahip değillerdir. çünkü her insana, doğanın ve kültürün verdiği birtakım malzemeler var. Doğa bize cinsiyetimizi, beden yapımızı, içimizdeki enerjiyi, güç kaynaklarını, şu ya da bu biçimde veriyor. Ama onları tanıyıp harekete geçirebilmek ve doğanın verdiğini içinde bulunduğumuz kültürel-toplumsal çevre içinde yoğurabilmek… işte bence "bilgelik" ya da "yaşama ustalığı" denilen şey budur ve insanın böyle bir umudu sürekli olarak taşıması gerekir. Nedir bu? Ben, kendimi bana verilenlerden yola çıkarak, onları yorumlayarak, verilenleri yeniden senteze sokarak elimden geldiğince inşa etme gücüne sahibim. Dolayısıyla bu gücü kullanmam gerek demektir. Bunun denmesi de, daha önce söylediğim gibi bir arada yaşamakla olanaklıdır. Benlik oluşumları, yaratıcı insan olabilmek, kendine yakışan benliği oluşturabilmek çabalarında bir aradalıklar, paylaşımlar çok önemlidir. Felsefe bu anlamda kaçınılmaz bir muhabbettir. Eğer bizim gibi düşünen insanları bulamıyorsak, bir arada, aramanın, araştırmanın yollarını yaratmalıyız. —Değişim evleri yazınızda belirttiğiniz gibi… —Evet... Felsefe insanlar arasında bir sevgidir. Bu yüzden ben, bu kitabımda değil, galiba daha önceki kitaplarımda ya da yazılarımın birinde, felsefe adının değiştirilmesini önermiştim. Biz Arapça’dan almışız bu sözü: "Philosophia". "Philio"yu "ero" yaparsak -eros'un ero'su- o zaman felsefe yerine "erosefe" diyebiliriz, diye önermiştim. çünkü bizim insanımız, daha felsefenin coşkusunu ve heyecanını bilmiyor. Felsefe; içi geçmiş insanların, hayatının sonuna gelmiş, bıkkın, bezgin, "Neden yaşıyorum?", "Hayatımın anlamı ne?" diyenlerin, hayattan kaçmaya çalışanların, kendisiyle yüzleşmekten korkanların işi değildir. O yüzden felsefe bir meslek değildir aslında, ama meslek haline gelmiştir. Ben de bu mesleği yapanlardan biri olarak söyleyebilirim ki, felsefe bir "hayat tarzıdır", bir "var olma biçimi"dir. Felsefe, bizim okullarda yaptığımız gibi, şu şunu demiştir, bu bunu demiştir değildir. Felsefe basmakalıp felsefe makaleleri yazmak da değildir. Felsefe tamamen bir varolma çabası için, düşünceyi ve düşünceyle birlikte insanın duygularını ve bütün varoluş bütünlüğünü harekete geçirmektir. Bu yüzden felsefe sadece düşünmeyle sınırlı değildir, ama düşünme etkinliği ile diğer yetilerini entegre edebilmek, diğer yetilerinin orkestrasyonunu sağlayabilmek demektir. Bu çok önemli bir şey… Sadece kuru kuru düşünüp ahkâm keserek ya da soyut birtakım kavramların ardında giderek, sırf "düşünmek için düşünmek" değildir. Entelektüel bir oyun değildir. Sadece bu değildir. Bunlar yapılmamalı demiyorum, zaten bunlar yapılıyor. Ama felsefenin insan oluşumuna, insanın insan olmasına, insanın güzel insan olmasına, insanın içini ve ruhunu güzelleştirmesine katkıda bulunabileceğini, Sokrates’ten başlayarak bilge filozofları gözden geçirdiğimizde çekinmeden söyleyebiliriz. —Siz "gönül felsefesi" üzerinde de duruyorsunuz. Anadolu çok zengin, kültürlerin çeşitlilik oluşturduğu ve bu çeşitlilikten ortak bir kültür oluşturduğumuz bir yer ve burada yaşayarak bazı şeyleri farkına varmadan özümsüyoruz. Gönül felsefesi, yerel bir felsefe mi? Uluslararası boyutlara taşınabilir mi? Taşınınca, "gönül"ü yaşayarak öğrenmemiş olanlar anlamakta zorluk çekebilirler mi? —Ben felsefenin yerel olmayacağını düşünüyorum. “Yerel felsefe” sözü üç köşeli dörtgen gibi bir şey… çünkü felsefe, belli bir yerden çıkar. örneğin Atina'dan, eski Yunan’dan, Milet'ten çıkmıştır. Ama o, bütün insanlığı kuşattığı için felsefedir. Dolayısıyla evrensellik çok önemlidir, tıpkı bilimde ve gerçek sanatta olduğu gibi. Gönül felsefesi dediğim felsefe, evrenseldir. Ben, henüz bu felsefenin temelini bile atmış olduğumu söyleyemem. Şimdiye kadar yaptığım sadece imâlarda bulunmaktır, ipucu vermektir. Sadece bir yaşam biçimine gönderme değildir. “Felsefe insanın oluşuma yardım eder” dedim biraz önce, bunu biraz açmak lazım, çünkü yanlış anlaşılıyor. Felsefenin bu bilgelik tarafı vardır, bilgelik insanın düşünceleriyle gerçekten estetik ve etik açıdan güzelleşmesi anlamına gelir. Bu güzelleşmeyi metafor olarak anlıyorum. Fakat felsefe kesinlikle kavramlarla ve dille yapılır. O dilin de, diğer kültürlerdeki insanlar tarafından anlaşılması gerekir. Sadece yaşayanın anladığı birtakım hallerle felsefe yapılamaz. Tasavvufi bir hayat içine girebilirsiniz, mistik bir hayat içine girebilirsiniz, daha yerel sanatsal yaşantılar toplamı içinde olabilirsiniz ama felsefe kesinlikle düşünce ile gerçekleştirebileceğimiz, kavramların net ve açık olduğu bir etkinliktir. Gönül felsefesindeki "felsefe" sözü bir metafor değilse, bir dünya görüşü anlamında değilse, o zaman felsefe evrensel bir anlama sahiptir ve hangi dilde olursa olsun, hangi kültürde olursa olsun felsefe etkinliğinin içine giren her insana seslenmek zorundadır, dolayısıyla yerel olmamak durumundadır. Bunun nasıl olabileceği üzerine çalışmaktayım ve bunun nasıl bir şey olabileceği, ömrüm yeterse, diğer Batılı düşünürlerle hesaplaşarak ortaya çıkacaktır. Ben oradaki bizim kültürden kalan gönül kavramının eski Yunan felsefesinden başlayarak batı felsefe tarihinde nasıl bir yer tutabileceğini gösterdiğim zaman belki anlamı netleşecek ama bunun için daha alınacak çok yolumuz var. Ben gönül felsefesini yaşayarak, yaşayışımdan çıkmasını istiyorum. Bu, mistik bir kaygı değildir. Bu, fenomonolojik bir kaygıdır. Fenomonoloji, yaşantılar üzerine kurulan bir felsefi çalışma biçimidir ki ben böyle bir terbiye içinde yetiştim. Birkaç şansım oldu, hem Anglo-Amerikan analitik felsefe eğitimi ile içli dışlı oldum, bu eğitimi aldım ve verdim, hem fenomonolojiyle uğraşma şansım oldu. Aynı zamanda bizim bu topraklardaki türküyle, şarkıyla, edebiyatla çok içli dışlı ilişkim oldu. Dolayısıyla eğer bunları birleştirme gücünü bir gün elde edebilirsem, bu gönül felsefesi daha da netleşecek, ama edemezsem o zaman birtakım işaretler olarak belki benden sonrakiler için bir iki kıvılcım olabilir. O kadar. —Biraz önce batıdan söz ettiniz. Türkiye'de felsefi üretim batıya oranda ne boyutta? üretim düşük gibi gözüküyor ama... —Şimdi şöyle, batının bir şansı kendi gelenekleri içinde çalışıyor olmaları... Zaten Alman kendi dilinde 200–300 sene önce yazılmış eserleri okuyabiliyor ve kendi dilinden onlarca yıl yapılmış, yürütülmüş ve yürütülmekte olan felsefeyi karşısında hazır buluyor. Fransız da öyle, Ingiliz de öyle... Ama bizim durumumuz farklı. Bizde felsefe ancak Tanzimat’ın son zamanlarında ve genelde Tanzimat sonrası, batıyla tanışma süreci içinde ilişkiye geçilmiş bir alandır. Ondan önce elbet filozoflarımız vardı eski Yunan ve Aristoteles geleneğini taşıyan Islam kültürü içindeki filozoflarımız, ama Islam dünyası bir süre kendini bu anlamıyla felsefeye kapalı tuttuğu için, felsefeyle ilişkimiz aşağı yukarı ancak 19. yüzyılda tekrar ortaya çıktı. Cumhuriyet'ten sonra felsefe ile ilgilenenlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Bugün en saçma felsefe kitapları bile en az 1000 adet satılıyor, bazıları daha da fazla satılıyor. Sophie'nin Dünyası gibi kitaplar zaten tüm dünyada satıldığı gibi, bizde de satılıyor. Felsefeye artan bir sevgi, ilgi olduğunu görüyoruz. Bu, batıya göre bizim az üretimde bulunduğumuz anlamına gelmemeli. çünkü edebiyatta, kültürün diğer alanlarında, resimde, müzikte ne kadar üretimde bulunuyorsak, felsefede de o kadar ürettiğimizi düşünüyorum. Biz batıdan çok geriyiz düşüncesi bir anlamda doğrudur, çünkü oralardan devşiriyoruz, oralardan alıp getiriyoruz, oralardan çeviri yapıp okuyoruz. Ama bugün akademik anlamda felsefecilerimizin sayısı çok artmıştır ve her yıl da oldukça dikkat çekici sayıda yüksek lisans ve doktora tezleri yapılıyor, değişik üniversitelerimizde. Bunlar Avrupa’dakiler, Amerika’dakiler gibi değil belki, nicelik olarak, sayı olarak, nüfusa oranıyla aldığımızda o kadar yüksek gözükmeyebilir. Ama bizim geçmişimizi düşündüğünüzde, Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarından bu yana çok büyük bir atılım ve değişim olduğunu görüyoruz. Değişim şimdilik nicel yönden dikkatimizi çekiyor, ama bu nicelik artışı zamanla, niteliksel bir dönüşüm de oluşturacak, bu topraklardan dünyanın da ilgisini çekecek önemli düşünürler çıkacaktır diye düşünüyorum. —Bir de, belki batıya çok odaklandığımızdan, geçmişimizle bir kopukluk var gibi… sanki kültürümüzü unutmuşuz da yeniden hatırlıyormuşuz gibi… yeniden keşfediyormuşuz gibi... —O sağlanacaktır diye düşünüyorum. Bugün felsefe alanında akademik olarak çalışanların hemen hemen hepsi, istisnalar dışında, Batı felsefesi çizgisinde çalışıyorlar. O alanda araştırma yapıp makaleler, yazılar yazıyorlar. Ama gün gelecek, kendimize de dönüş sağlanacaktır. Anadolu topraklarında yaşanan hayatın da yorumunun içinde olabildiği, ama evrenselliğini kaybetmemiş, evrensel düzeyde felsefi çalışmalar olabilecektir. örneğin Sartre'ın çalışması; bir Fransız edebiyatçısı ve düşünürü olarak kendi yaşamından yola çıkmış, hem edebi ürünler ortaya koymuş, hem de aynı zamanda -belki biricik yapıttır ama- felsefi ürün de vermiş "Varlık ve Yokluk" gibi. Dolayısıyla Heidegger, Levinias gibi düşünürler kendi kültürlerinden, kendi inanç sistemlerinden çıkarak evrenselliğe ulaşabiliyorlar. Felsefede bu çok önemlidir. Felsefede yerellik diye bir şey olamaz. Ben kendi ailem, ırkım, vatandaşım için felsefe yapıyorum diye bir şey olamaz. Eğer yaptığınız felsefe ise, mutlaka evrensel olmak durumundadır. Ama o evrenselliğe katkı, çıkış noktası kendi kültürümüz, kendi kişiliğimiz olabilir. Onu dile getirdiğimiz dilin, evrensel dil olması lazım. Bizim insanımız henüz bunu kavrayabilmiş değildir. çünkü felsefeyi hangi dille öğrenmişse, hangi filozofla öğrenmişse, onla sınırlı bir şey olarak görüyor. Onu çepeçevre görme olanağına sahip düşünürlerimizin sayısının çok olmadığını düşünüyorum. Herkes felsefe adına bir yerlere yapışmış, tutunduğu noktayı da bırakmak istemeden felsefi etkinlik içinde bulunduğunu düşünüyor. Oysa durumu çepeçevre görebilme gereksinimi içinde olduğumuzu düşünüyorum. Ama unutmayalım ki, felsefe kişi olmakla da ilgilidir. Sizin kim olduğunuzla, nasıl yaşadığınızla ilgilidir. Herkes kendi kişiliğine ve yaşam biçimine uyacak, yakışacak bir biçimde felsefe sorunlarıyla ilgilenecek. Bu gayet doğaldır. çok farklı yaklaşımlar felsefe alanında olacaktır. Türkiye'de de olacaktır. O yüzden bütün felsefeci arkadaşlardan aynı tarzda düşünmelerini, benzer biçimde araştırma yapmalarını beklemek felsefe ruhuna hiç yakışmaz. çoğulluk, farklılık, çok gereklidir hatta Nietzsche'yi dinlersek "yanlışlık yapmak" da gereklidir. çünkü insanlar, yanlışlarından da çok şey öğreniyorlar. Bu, yanlış yapalım diye yanlış yapmak değildir. Arayış sırasında düşülen yanlışlar olabilir, o yanlışlardan öğrenerek daha farklı arayışlar içine girebilirsiniz. —Bizim "Felsefe Ekibi" olarak gönüllü görev bilinciyle çalıştığımız dergi, site ve forumumuz var, felsefeye ilgi duyuyoruz. Bizim için ve bizim gibi felsefe amatörleri için önerileriniz nelerdir? —Böyle bir gönüllü grubu ile karşılaştığıma gerçekten çok sevindim. Unutmayın ki siz yalnız değilsiniz, Ankara'da da, Istanbul'da da gönüllü gruplar var. Gönüllü grupların kendilerine güvenmeleri gerekiyor. Felsefe gerçekten çok zor bir iştir. Yaklaşık 2600 yıllık bir geçmişi var. Bu geçmişi ve yüzlerce yıllık birikimi kavrayabilmek, sindirebilmek ve onun üzerine yorumlar yapmak kolay değildir. Ama gönüllü gruplarını, Anadolu topraklarında yaşanan yaşamı felsefece yorumlamada akademik çalışmaların yanında çok önemli buluyorum. Felsefe çok büyük bir heyecan kaynağıdır. çalışmalarınız akademik açıdan değerli bulunmayabilir, belki Amerika'yı tekrar keşfetmek gibidir, belki söylediğiniz şeyler çoktan söylenmiştir. Belki ortaya yanlış, sığ, yeterince irdelenmemiş, kusurlu ve eksik görüşler çıkabilir, bunlar hiç önemli değil. çünkü felsefeyi sevmek, bu olumsuzlukların bağışlanması için yeterli. Felsefe aşktır, felsefe tutkudur, felsefe arayıştır. Bu arayışı anlamlandırabilenler, bundan lezzet alıp bunla hayatını değiştirebilenler bu ülke için gereklidir. Felsefeyle ilgilenmedikçe, hayat kokuşmuşluğunu sürdürür. Türkiye'nin geçtiği ekonomik, siyasi darboğazları düşünerek, Türkiye'nin geleceğinin kurulmasında bu çabaların çok önemli olduğunu düşünüyorum; heyecanla yeni arkadaşlarımızın yaşanacak nitelikte bir dünya için kendilerini aşa aşa felsefeyle ilgilerini sürdürmelerini diliyorum, bu çabalarla düşünen bir Türkiye için gerekli dönüşümü gerçekleştirebilmelerini umuyorum. —Sayın Hocam, Felsefe Ekibi okuyucuları adına, değerli vaktinizi ayırıp bizimle bu keyifli söyleşiyi yaptığınız için çok teşekkür ederim. —Ben de teşekkür ederim. Felsefe Ekibi Internet Dergisi, Sayı: 4 Yıl: 2006 www.felsefeekibi.com |
| Aşina Kitaplar bir Arjantin Felsefe Grubu oluşumudur. | |
![]() | İsmail Küçükkaya Akşam Gazatesi'nin yeni Genel Yayın Yönetmeni oldu. |
| Haftalık Program için tıklayınız. | |
| Basında Arjantin Felsefe Grubu | |
| www.arjantinfelsefe.com | |